Bu siyasi cinayetin yeri, Türkiye’de hem hukuk ve yargı, hem de kamu vicdanı açısından farklı oldu. Simgelediği derin trajedi de öyle. Aradan altı uzun yıl geçti ve davanın bu hafta ‘sil baştan’ olması nedeniyle maktulün yakınları isyan bayrağını bir mektupla açmış durumda.
Türkiye Ermenilerinin yayın organı AGOS gazetesinin editörü Hrant Dink 19 Ocak 2007’de işlek bir cadde kenarında Ogün Samast adlı genç bir saldırgan tarafından vurularak öldürüldüğünde, yankıları saatler içinde ülke sınırlarını aşmıştı.
Dink, Türkiye’de ilk özgürlükçü anayasanın kabul edildiği 1908’den beri öldürülen 62’inci gazeteciydi, ama hem Ermeni kimliği, hem cesareti, hem de Türkiye’nin köklü reform süreci nedeniyle, Temmuz 2007’de başlayan dava, adalet için en önemli ‘turnusol testi’ne dönüştü. Karanlık siyaset cinayetlerin 1980 ve 90’larda iyice yaygınlaştığı bir süreç ardından, kamuoyu, hükümetin verdiği mesajlardan da etkilenerek, davayı bir ‘umut eşiği’ olarak görmüştü.
Dink ailesinin beklentisi, davanın arka planında var olduğuna inandıkları ‘karanlık iç devlet’ mekanizmalarının - bir ‘terör örgütü’ yapılanmasının -cinayetle bağının ortaya çıkartılmasıydı. Cinayete giden aylarda Dink üç kez TCK’nın meşhur ‘Türklüğü aşağılama’ maddesi 301’den yargılanmış ve iki kez mahkûm olmuştu. Bazı yayınları nedeniyle İstanbul Valiliği’ne çağrılıp gizli servis MİT görevlileri tarafından ‘uyarılmıştı’. Gazetenin çevresinde cinayetin hemen öncesinde bazı aşırı milliyetçi kişiler görünmüş, AGOS’a ‘susun’ tehditleri yağmıştı.
Dava, giderek savunma ile yargıçların ‘delil kabul ettirme’, ‘reddetme’ ve ‘zamana yayma’ mücadelesine dönüştü. Avukatların pek çok talebi ya hiç kabul görmedi ya da bürokrasi labirentlerinde kayboldu. Ve altı yıl sonra dava toplam 18 kişi hakkında ‘adi cinayet’ niteliğiyle mahkûmiyetlerle son buldu.
Ailenin trajedisini derinleştiren gelişme, Yargıtay’ın alt mahkemenin hükümlerini reddeden kararı. Üst mahkeme ‘dava yeniden görülsün’ diyor, ancak avukatların ‘arkada devletten beslenen terör örgütü var’ iddiasını reddederek ‘sanıklar adi suç örgütü, yani mafyatik organize işler’den yargılansın, diyor.
Dink’in acılı eşi ve çocukları, bunun üzerine dramatik bir çıkışla, Türkiye ve dünya kamuoyuna bir açık mektup yayınladı.
‘Dink ailesi olarak, bundan böyle, bizlerle alay eden devlet mekanizmalarının oyununa alet olmayacak ve cinayet davasının yeniden görülmeye başlanan duruşmalarına katılmayacağız’
diye başlıyor bu mektup.
‘Türkiye’de sistem, yargısıyla, kolluğuyla, asker ve sivil bürokrasisiyle, siyasi kurumlarıyla, bizimle adeta alay etti. Adına devlet denen suç ittifakı, adaleti arar görünürken, gün gün, celse celse, cinayeti yeniden ve yeniden işledi. Bu ittifak, cinayeti planlayan ve sonra da üzerini örten suç örgütünün ta kendisidir. Bu davanın hiçbir aşamasında etkili bir soruşturma yürütülmedi. Ama en büyük alayı mahkeme, “Cinayette örgüt yoktur” diyerek etti.’
Aile ayrıca AKP iktidarını da sert bir dille eleştiriyordu: ‘Bu davada, devletin cinayet mekanizmalarının ve suç ittifakının ortaya çıkarılması konusunda gereken tek şey siyasi iradeydi. Siyasi iktidar, kamuoyu önündeki türlü sözlerine ve vaatlerine karşın, bu iradeyi göstermekten ısrarla kaçındı. İktidar, kendi döneminde işlenen bu cinayeti ‘namus’ meselesi haline getirmek yerine koz olarak kullanmayı, silah sadece kendilerine doğrultulunca suçluları yargılamayı, Cumhuriyet tarihi boyunca yüksek sesle insan hakları mücadelesi vermiş tek Ermeni’nin öldürülmesini yok sayıp “Bizim zamanımızda faili meçhul cinayet olmamıştır” diye böbürlenmeyi seçti. Biz artık bu müsamerede yokuz. Önünde ya da arkasında devlet olan herhangi bir şeyden, bir beklentimiz yok.’
Geçen hafta ‘Utanç Duyuyorum’ başlıklı, davanın akışını anlatan bir kitap yayınlayan Dink ailesi avukatı Fethiye Çetin’e göre de adaletin artık yerini bulması son derece şüpheli; sadece kamu baskısının artmasına bağlı.
Dink’in Ermeni kimliği nedeniyle, güçlü İstanbul Barosu’nun davaya açık kayıtsızlığından yakınıyor Çetin, Ergenekon türü darbe şebekelerini araştıran başsavcı Zekeriya Öz’ün ‘iç devlet’ tarafından engellendiğini ve gerçeğin tümüyle açığa çıkmasının önüne devlet ve seçilmiş hükümetin bir uzlaşmayla set çekildiğini öne sürüyor. Kitap, bu iddiaların ayrıntılı bir dökümü.
Davayı iyi izleyen gazetelerden Radikal’de yayınlanan bir
analizde (19 Eylül) şu çarpıcı saptamalara yer verildi: ‘Cinayette ihmali ya da kastı olduğu iddia edilen bütün kamu görevlileri terfi etti. Muammer Güler İçişleri Bakanlığı’na, Celalettin Cerrah Osmaniye Valiliği’ne atandı. Dönemin Trabzon Emniyet Müdürü
Ramazan Akyürek ve Engin Dinç birbiri ardına İstihbarat Daire Başkanlığı’na yükseldi. Dink’le ilgili 301. maddeden suç duyurusunda bulunan Avni Usta, Şırnak Emniyet Müdürlüğü’ne uzandı. Yargıtay’da Dink’in (madde 301’den) ceza alması yönünde uğraş veren Nihat Ömeroğlu Kamu Ombudsmanlığı’na, Muhittin Mıhçak da yardımcılığına seçildi. Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker Tahkim Kurulu’na, Hasan Erbil Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na... Polisler yargı önüne çıkarılmadı. Kamu görevlileri hakkındaki soruşturma da halen ‘gizlilik’le yürütülüyor.’
Dink, hayatını Türkiye’de yaklaşık 70 bin kişilik Ermeni azınlığın koşullarının düzelmesi, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesi, 1915 Büyük Ermeni Trajedisi’nin Ankara tarafından kabul edilmesi ve Ermeni diasporası ile Türkiye arasında yakınlaşmanın sağlanmasına adamıştı.
Ölümünün yedinci yıldönümü yaklaşırken, bu alanlarda gözle görülür ilerleme yok. Açıklanması bu ay sonuna ertelenen Demokratikleşme Paketi’ne ilişkin spekülasyonlarda Ermeni boyutundan söz edilmiyor. Tek olumlu gelişme, Türkiye’deki Müslüman olmayan azınlık vakıf mülklerinin yaklaşık dörtte birinin sahiplerine iade edilmiş olması.
Ermeniler, AKP iktidarı konusunda bölünmüş durumda. Bir kısmı reformların yavaşlığından şikâyetçi, ama daha büyük bir kesim ‘geçmişe göre daha iyi’ düşüncesiyle hükümete karşı pozisyon almıyor.
Siyasi boyutta ise, Türkiye-Ermenistan ‘normalleşmesi’ rafta duruyor. Konu, Ortadoğu üzerine yoğunlaşan Türk dış siyaset gündeminde aşağılara itildi ve tekrar ne zaman gündeme geleceğine dair bir bilgi veya işaret yok. Öte yandan Ermeni Tehciri’nin 100’üncü yıldönümü olan 2015 de yaklaşıyor. Hareketsizlik, Ermeni diasporasının şüphelerini dağıtmaya yardımcı olmuyor. Dink davasının gidişatının, Türkiye’nin köklü Ermeni sorununa çok boyutlu açılım bekleyenler açısından kilit rolünü görmek için kâhin olmaya gerek yok.