15 Ekim 2013’te İstanbul’da sabahın erken saatlerinde, Türkiye’deki siyasi iktidar-medya ilişkilerinde yaşanan ahlaki ve kimliksel çöküşü fevkalade biçimde sembolize eden bir skandal yaşandı.
Olayın iki anti-kahramanı vardı...
Bunlardan birini bütün dünya tanıyor: Başbakan Recep Tayyip Erdoğan.
Geniş kamuoyu diğer anti-kahramanın adını ise bu iktidar-medya skandalı nedeniyle duydu: İktidar yanlısı TGRT TV kanalının muhabiri Sultan Akten...
Hadise şöyle vuku buldu:
Başbakan Erdoğan kurban bayramı namazını İstanbul’un Anadolu yakasındaki görkemli Mimar Sinan Camii’nde maiyetiyle birlikte kıldıktan sonra çıkışta kendisini bekleyen gazetecilerin sorularını cevaplandırırken, TGRT Muhabiri Sultan Akten’in alışılmadık talebiyle karşılaştı.
Akten’in sözleri şöyleydi:
“TGRT Haber olarak sabahtan beri burada sizi takip ediyoruz. Bayram geleneklerimiz var malum. Anne ve babayla bayramlaşmadık. Arkadaşlarımız müsaade ederlerse ilk bayramlaşmamı sizinle yapmak, babamın yerine bayram harçlığımı sizden almak istiyorum.”
TGRT muhabiri “Babam burada yok ama devlet baba var” diye tamamladı sözlerini. Kastettiği “devlet baba” Erdoğan’dı.
Muhabirin bu sözlerini Erdoğan ve başlıca figürleri AB Bakanı Egemen Bağış ile İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş olan maiyeti, neşeli kahkahalarla karşıladı.
Harçlık talebi üzerine Erdoğan, “Çok para yoksa ne yapacağım?” diyerek çevresindekilerle şakalaştı ve cebinden çıkardığı bir miktar parayı muhabire uzattı, muhabir de parayı aldı. “Bayramınız mübarek olsun” diyen Erdoğan, olayı izleyen diğer gazetecilere dönüp gülerek, “Hepinizin adına” dedi. Bununla, harçlığı oradaki tüm gazeteciler için de vermiş olduğunu anlatmak istiyordu.
Başbakan’ın muhabir Akten’e 200 TL (yaklaşık 100 dolar) harçlık verdiğini öğrendik. Sultan Akten, Başbakan Erdoğan’dan bayram harçlığı olarak aldığı 200 TL’lık banknotun fotoğrafını twitterdaki takipçileriyle paylaştı.
İşte olay bu...
Ve başlı başına bir “skandal” olarak nitelenmeyi iki açıdan hak ediyor.
Birincisi, Türkiye’deki gazeteciliğin durumu açısından...
Gazeteci olduğu varsayılan bir kişinin, izlemek ve haberini yapmak üzere gönderildiği olay yerindeki bir numaralı haber konusu ile arasında, mesleğini tarafsız, dürüst ve dolayısıyla güvenilir bir şekilde yapması için gerekli olan mesafeyi koruma kaygısını hiç taşımamasından daha da vahim bir tablo ile karşı karşıyayız.
Bu olayda sözde gazeteci, Başbakan’dan harçlık istemekle kendisini ve temsil ettiği mesleği siyasi iktidar ve kamuoyu karşısında küçültüyor. Çünkü harçlık, küçüklerin büyüklerden beklediği bir lütuftur.
Gazeteci ise herhangi bir demokraside, üstlendiği kamusal misyon gereği muktedire soru sormayı meslek olarak icra eden kişidir. Bu mesleği bihakkın yapabilmesinin ön koşulu iktidarla çıkar ve bağlılık ilişkisine girmemek, sağlıklı bir mesafeyi gözetmektir.
Muhabir, muktedirden harçlık istediği ve aldığı anda, o muktedire gerçek sorular sorma hakkını kaybeder. İşte bu, gazeteciliğin bittiği, bitirildiği andır.
Mikro düzeyde Başbakan ile bir muhabir arasında somutlaşan bu olumsuz model, günümüz Türkiye’sinde siyasi iktidar-medya ilişkilerinin karakterini, gazetecilik ve basın özgürlüğünün aleyhine olacak şekilde tayin etmektedir.
Türkiye’de patronunun siyasi iktidardan elde edeceği menfaat karşılığında kendisini sansüre ya da oto-sansüre tabi kılan ve böylece gazetecilik yapmayı bırakan her türlü medya kuruluşu büyük ölçekte birer Sultan Akten davranışı içindedir.
Skandalın ikinci yüzünde ise Başbakan’ın “harçlık talebini” kırmayıp, cebinden çıkardığı parayı muhabire uzatması var ki bu da kendisinin medyaya bakışını mükemmel biçimde yansıtıyor.
Medyanın görevini aşağı yukarı yerine getirdiği normal bir demokraside bir ülke lideri, kendisinden harçlık talebinde bulunan kimliksiz ve şuursuz bir muhabire herhalde şu karşılığı verirdi:
“Kusura bakmayın Sayın Hanımefendi ama bu talebinizi karşılamak benim görev anlayışımla bağdaşmaz. Size harçlık verirsem sonra bana sorduğunuz soruların sahiciliğine kimseyi inandıramazsınız. Bu ikimiz için de iyi olmaz”.
Ancak Başbakan Erdoğan’ın elini cebine götürürken dışa vurduğu şaka yollu tereddüdü, yanında çok parasının olup olmadığıydı.
Başbakan ve o sırada maiyetinde olanların bu harçlık skandalını sıradan ve eğlenceli bir olay gibi yaşamaları, gazetecileri ve genelde medyayı zihinlerinde yerleştirdikleri alt konumdan kaynaklanıyor.
İslam dünyasında varlıklı ve kudretli bir insanın bayram harçlığı verdiği kişi ya çocuk yaşta aile yakınıdır, ya kendisine tabi ve hizmetli olanlardır, ya da yardıma muhtaç yoksullardır. Bu üç konumdan birinde algılanmak, bağımsız, namuslu ve profesyonel bir medya ve onun kimlikli ve onurlu üyeleri için tahammül edilemez bir durumdur.
Siyasi iktidar-medya ilişkisinin bu seviyede biçimlendiği bir ülkede medya elbette ki kamuoyunun doğru ve zamanında bilgilendirilmesi olan asli görevini yerine getiremez; elbette ki iktidarın bağımsız ve özgür habercilik yolu ile kontrol edilmesi böyle ülkelerde mümkün olmaz ve neticede halkın sağlıklı siyasi tercihler oluşturması da engellenir.
Ve böyle bir ülkede demokrasi asla istikrara kavuşmaz, kökleşmez.
Bu harçlık skandalı patladığı anda sosyal medyada büyük yankı uyandırdı ve tartışıldı.
İktidar yanlısı
twitter kullanıcıları, olayın kah bir espri olduğunu, kah bayramlara özgü gelenek ve görenekler gereği vuku bulduğunu yazarak savundular Başbakan’ı ve harçlık isteyen muhabiri...
Bu arada merkezi Ankara’da olan Çağdaş gazeteciler Derneği de bir açıklama yayımlayarak muhabir Sultan Akten ile Başbakan Erdoğan’ı bu “kabul edilemez tavırları nedeniyle esefle kınadığını” bildirdi.
Bildiride, “TGRT muhabiri Sultan Akten’in Başbakan’a ‘devlet baba’ demesi ve ondan bayram harçlığı dilenmesi, yaptığı mesleğin gerekleriyle hiç tanışmamış olduğunu göstermektedir” denildi.