Erdoğan hükümetinin dört bakanının koltuklarını kaybetmeleriyle sonuçlanan 17 Aralık’taki yolsuzluk ve rüşvet operasyonu ile dramatik bir tırmanış gösteren AKP-Cemaat savaşının ilk kurbanı, yargı kurumu, hukuk ve dolayısıyla Türk demokrasisi oluyor.
Bakanlar, yüksek bürokratlar ve iktidara yakın işadamları kadar Başbakan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın da ağır iddialarla yüz yüze bırakıldığı soruşturma ve operasyonlar, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve AKP sözcülerine göre, hükümete karşı uluslararası boyutları da bulunan bir “darbe girişimi”. İktidar, bu hareketin asgari hedefinin “Erdoğan’sız bir AKP” olduğunu düşünüyor ve girişimin uygulayıcısı olarak da bir “paralel devlet”i gösteriyor.
AKP sözcüleri ve medyasının “paralel devlet”ten kastettikleri, emniyet ve yargıdaki Gülen Cemaati mensupları... Bu unsurların belirli bir siyasi amaç doğrultusunda, birlikte, organize ve koordineli olarak yürüttüğü faaliyetler de AKP tarafından “paralel devlet”in tezahürü olarak takdim ediliyor.
Burada bir hatırlatmada bulunmak gerekli: Neredeyse 40 yıldır, öncelikle eğitim yoluyla nitelikli Müslüman kadrolar yetiştirerek toplumu dönüştürmeyi amaç edinen bir sosyo-politik İslami hareket olan bu Gülen Cemaati, 2012’nin başına kadar AKP hükümetinin fiili iktidar ortağıydı. Gülen hareketinin binlerle ifade edilmesi gereken mensupları, AKP’nin onayı ve desteğiyle yargıdan emniyete, eğitimden mülki idareye, devletin birçok kurumuna yerleştiler ve kilit pozisyonlara geldiler, getirildiler.