Türk gazeteciliğinin ikonu Mehmet Ali Birand 17 Ocak Perşembe günü İstanbul’da tedavi görmekte olduğu hastanede vefat etti. Yaklaşık iki yıldır kanser tedavisi gören Birand 72 yaşındaydı ve ölümünden bir önceki gün basit bir safra kesesi ameliyatı geçirmişti. Ertesi gün taburcu olması bekleniyordu. Ancak duran kalbi bir daha çalıştırılamadı.
Birand uzun meslek yaşamı boyunca Türk medyasında çok sayıda “ilk”i gerçekleştirdi; yeniliklere imza attı, öncü oldu.
Türk televizyon tarihinin ilk ve en uzun soluklu dünya haber programı olan “32’nci Gün”ü 1983’te başlattı. Bu program dünya liderlerini ve dünyayı Türkiye’nin oturma odalarına getirdi. Birçok lider ve uluslararası şahsiyetle sadece Türkiye’de değil, dünyada da ilk röportajı yapan gazeteci olarak kayıtlara geçti.
Mesleğe bir dış haber muhabiri olarak adım attığı merkez-sol eğilimli ana akım gazete Milliyet’in 1971’de Brüksel’de büro açmasına önayak oldu.
Bu, bir Türk gazetesinin yurtdışında açtığı ilk büroydu. Kendisi de bir yurtdışı büroda görev yapmak üzere gönderilen ilk gazeteci oldu ve 20 yıl boyunca bu görevi sürdürdü.
Çok sayıda gazeteci kitabı yazdı. Aralarında 1986 tarihli “Emret Komutanım” (Shirts of Steel: An Anatomy of the Turkish Armed Forces, Tauris 1991) Türk ordusunun gerektiğinde darbe yaparak sivil siyasi hayata ve ülkeye müdahaleyi kendine hak gören vesayetçi zihin dünyası ve ideolojisine ışık tutmuş, birçok dile çevrilmiştir.
Çok sayıda TV belgeseli hazırladı.
Ölümüne kadar, anchormanliğini ve haber grup başkanlığını yaptığı Kanal D’nin ana haber bülteni ratinglerde üstünlüğü açık ara elinde tutuyordu.
Birand’ın “ilk”leri arasında bugünkü Türkiye’nin siyasi gündemi açısından şimdi çok daha anlamlı görüneni ana akım medyada Kürt sorununa “Kürt sorunu” diyen ilk gazeteci olmasıdır.
PKK’nın 1984’ün ağustosunda Türkiye’nin İran ve Irak sınırlarının kesiştiği bölgesinde kalan Hakkari’nin Şemdinli ve onun batısındaki Şırnak’ın Eruh ilçelerine karşı düzenlediği büyük saldırılarla başlattığı silahlı kampanyanın kökeninde Kürt sorununun bulunduğunu ilk kez 1987’de Birand yazmıştır.
Türk basınının 1984’ten Birand’ın sorunun adını koymasına kadar PKK eylemleriyle geçen sürede “Kürt sorunu” kavramını telaffuz dahi etmemiş olmasının ne denli vahim bir entelektüel tartışma kısırlığı ve ifade özgürlüğü açığına işaret ettiği düşünülürse, Birand’ın sadece bir ad koyarak Türkiye’ye yapmış olduğu katkının büyüklüğü ortaya çıkar.
Birand’ın 3 Mart 1987 tarihli Milliyet gazetesindeki köşesinin başlığında “Kürt sorununu askeri harekatla çözemeyiz” yazıyordu.
Şu satırlar o 26 yıl önceki yazıdan:
“Bugün karşımızda bir Kürt sorunu vardır. Biz resmen ne kadar ‘dağ Türkleri’ dersek de diyelim, sorunumuz açıkça Kürt sorunudur. Önce adını doğru dürüst koyalım.”
Kürtlerin aslında Kürt değil, dağlarda yaşayan Türkler olduğu şeklindeki görüş, Kürtlerin varlığının kategorik olarak inkar edile geldiği askeri kaynaklara atfedilir.
Ne mutlu ki Türkiye bu saçma görüşleri uzun zamandır terk etmiş bulunuyor.
Birand’ın o tarihi önemdeki yazısından bir paragraf daha:
“Kürt sorunun bölgemizin önümüzdeki yıllarda en önemli konusu olacağını düşünerek, silahlı mücadeleden çok, uzun vadeli hareket edip ekonomik, sosyal ve kültürel önlemler hazırlamamız ve fazla vakit geçirmeden uygulamaya girmemiz acaba daha akılcı bir yaklaşım sayılmaz mı?”
Mehmet Ali Birand 1987’de bu yazıyı yazdıktan bir yıl sonra ilklerine bir yenisini ekledi ve PKK lideri Abdullah Öcalan’la üslendiği Lübnan’daki Bekaa Vadisi’ne giderek röportaj yapan ilk Türk gazetecisi oldu.
Türkiye’nin en önemli sorununun adı “Kürt sorunu” olarak doğru biçimde konulmadan bu röportaj elbette ki yapılamazdı.
Maalesef Öcalan röportajının yayımlandığı Milliyet gazetesi toplatıldı ve röportaja yayım yasağı konuldu.
Mehmet Ali Birand Kürtçü değildi, liberal düşüncenin ana akım medyadaki şampiyonu olmak gibi bir amacı yoktu; tabu yıkıcı olmak için yanıp tutuşmuyordu.
Derdi neydi o halde Mehmet Ali Birand’ın?
Sadece ve sadece iyi gazetecilik yapmaktı...
Birand’ın uzun ve parlak meslek kariyeri boyunca en büyük hırsı iyi gazetecilik yapmak ve rakiplerini atlatmak olmuştur.
Ve Birand bu hedefine kariyerinin ilk yıllarında ulaştı; çok iyi ve uluslararası standartlarda çok başarılı bir gazeteci oldu.
Birand yalnızca iyi gazetecilik yapmak istedi ama sonuçta iyi gazetecilik Türkiye’nin Kürt tabusunu yıktı. Bir soruna adını doğru koymak da iyi gazeteciliktir, o sorunun ürünü olarak ortaya çıkan bir örgüt lideriyle röportaj yapmak da...
Birand’ın gazetecilikteki başarıları Türkiye’de basın özgürlüğünün sınırlarını genişletmiştir. İfade özgürlüğünün alanını açmıştır.
Birand, Türkiye gibi basın ve ifade özgürlüğü açığının her zaman mevcut olduğu bir ülkede iyi gazetecilik yapmak için gerekli cesareti, gazetecilik hırsı kadar özgürlükçü karakterinden de alıyordu
Birand 17 Ocak tarihli bir İstanbul-Diyarbakır uçağına bilet almıştı. Maalesef 17 Ocak’ta öldü ve Diyarbakır’a gidemedi. Ölmeyip de gidebilseydi, Paris’te öldürülen 3 PKK’lı kadın aktivist için o gün Diyarbakır’da yapılan cenaze törenini izleyecek ve canlı yayımlayacaktı.
Paris’teki cinayetler Türk hükümeti ve PKK’nın hapisteki kurucu lideri Öcalan arasında, PKK’nın silah bırakmasını hedefleyen görüşmeleri torpillemek için düzenlenmiş bir provokasyondu.
Provokasyonun etkili olup olmadığı ise Diyarbakır’daki gösteride verilen mesajlara ve göstericilerin tavrına bakılarak anlaşılacaktı.
Birand’ın kalbi durmasaydı ve Diyarbakır’a gidebilseydi yine haberciliğin gereğini cesaretle yapacaktı. Diyarbakır’da Türkiye ve Ortadoğu’daki Kürt sorununun yakın ve uzak geleceği açısından çok önemli veriler ve mesajlarla dolu bir toplumsal ve siyasal olayı çalıştığı TV kanalının ekranına getirecekti.
Birand ölmeyip de Diyarbakır’a gidebilseydi, Türk ana akım medyasını adeta rehin alan oto-sansür o gün bir habercilik tokadı yiyecekti.
Maalesef tersi oldu, oto-sansür kazandı. Bütün belli başlı TV kanalları gün boyunca Diyarbakır’da yaşanan ve haber değeri çok büyük olan hadiseyi adeta görmezden geldiler. Ekranlarda haber karartması uygulandı.
Çünkü bir-iki gün öncesinden başlayarak hükümet sözcüleri tarafından Diyarbakır’daki tören sırasında aşırılık yanlısı olaylar yaşanabileceği uyarılarıyla korkutulmuşlardı. Zihinlerde ve ruhlarda gazetecilik refleksinin yerini alan oto-sansürcü refleks çalıştı; Diyarbakır’daki hadisenin hakkını veren bir canlı yayın yapılmadı.
Neticede, bu korkulan olaylardan hiçbiri yaşanmadı Diyarbakır’da. Konuşmacılar barış mesajları verdiler; on binlerce Kürt şiddet içeren taşkınlıklardan uzak durarak, olgun ve disiplinli bir tutum sergilediler.
Birand ölmeyip de gidebilseydi yine iyi habercilik, iyi gazetecilik yapacak ve böylece hem oto-sansür kaybedecek, hem de Türk kamuoyu durumun gerçek boyutlarını zamanında öğrenecekti.
Birand’ın ölümüyle Türkiye sadece bir medya ikonunu değil, Kürt hareketiyle muhtemel bir barış sürecinde sadece iyi habercilik yaparak çok faydalı olabilecek bir gazeteciyi kaybetti.